20 Ocak 2014 Pazartesi
La Tete En Friche
Bu hafta sonu o güzel güneşli İstanbul günlerinde kendimi bile isteye güle oynaya eve kapadım. 5 film izledim, hem de 5 güzel film o derece şanslıyım. İlk üçü bir önceki gönderimdekilerdi. Ne tesadüf ki ilk gün hep aşkla ilgili filmler izledim, ikinci günde dostlukla ilgili. Planlanmış bir şey değildi ama çokta güzel oldu.
Pazar gününün filmleri La Tete En Friche ve Fried Green Tomatoes at the Whistle Stop Cafe. Kızarmış yeşil domatesleri 2.izleyişim oldu.Genelde 2.defa izlemem ama unuttuğum için tekrar izlemek istedim. Güzel bir dostluk hatta aşk hikayesi.
La Tete En Friche'te bir dostluk hikayesi. Hatta yine büyük tesadüfle diğer film gibi yaşlı bir insanla kurulan dostluk hikayesi. Ve ben en çok içinde insan barındıran filmleri seviyorum bir kere daha anladım. Fantastik, canavarlı, büyücülü filmler, romanlar hiç ilgimi çekmiyor.
Aşk ile şefkat arasında eşine az rastlanır bir cevher.
Gidecek başka bir yeri yoktu.
Kendisine bir çiçeğin adı verilmişti ve kelimelerin arasında yaşıyordu.
İnsana saç baş yoldurtan sıfatlar...
Bazısı insanın zorla giren, ot gibi büyüyen filler vardır.
O ise nazikçe zihnimden yüreğime girdi.
Aşk hikayelerinde yalnızca aşk yoktur.
Bazılanrında tek bir seni seviyorum bile bulunmaz.
Yine de birbirimizi seviyoruz.
Bana yaşamından birşeyler daha kat.
18 Ocak 2014 Cumartesi
30 Aralık 2013 Pazartesi
Hayat gezince güzellllll
Yine bir seyahat heyecanı sardı beni. Seyahatin düşüncesi bile beni mutlu ediyor, heyecanlandırıyor. Taaa mayısta gideceğim ama şimdiden hazırlıklara başladım. Bu seferki ülke İspanya. Barcelona,Madrid,Endülüs ve İbiza. Huuu huuuuu seviyorum gezmeyi. Sıkıcı bir işte çalışıp kazandığım parayla keyifli şeyler yapmayı seviyorum, yapmalıyım yoksa bu iş beni öldürür.
13 Aralık 2013 Cuma
Bu aralar...
İspanya heyecanı sardı bünyemi, biletleri rezerve ettik bile. Fransa'da bile ingilizce konuşan daha fazla varı duyduğumdan beri ispanyolca çalışıyorum. Hoş ingilizcede çat pat bilirim ama yine de derdimi anlatabiliyorum. İspanyolca eğlenceli bir dil ve sanırım öğrenmesi en azından derdini anlatacak kadar çok zor değil.
Yıllar önce yayınlanan ve maalesef çok sonra farkettiğim Yeditepe İstanbul'u izlemeye başladım. Ne müthiş kadro! Akşam trafik çilesini onlarla atlatıyorum.
İlk defa Kerem Görsev'i izledim,dinledim. Etkilendim coşkusundan, işini severek yaptığı çok belli.
İlk defa Yaşar Kemal okuyorum, geç olsun güç olmasın diyorum.
21 Kasım 2013 Perşembe
Amak-ı Hayal, Filibeli Ahmed Hilmi
Kuyucaklı Yusuf'u okurken karşılaştım bu isimle Amak-ı Hayal,ve ne tesadüf ki tam da romanı bitirdiğim günün ertesinde kitapçıda birden gözüme ilişti bu kitap. Ve hemen aldım.
Kitap hakkında yazılanlara baktığımda çok etkilendim, tekrar
tekrar okudum denilse de nedense beni o kadar etkilemedi. Belki de daha önce bu
tür kitaplar okuduğum için belki de anlamam için daha yüksek seviyelerde olmam
gerektiği içindir.
Beni en çok etkileyen bölüm karıncaların hikâyesinin
anlatıldığı bölüm oldu. Bölüm birkaç sayfadan oluşuyor özet geçersem,
kahramanımız yine rüyaya dalar ve kendini şehzade karınca olarak bulur. Ama
aynı zamanda insani özelliklerde göstermektedir.
Bir gün hocalarından biri ondan yardım ister.
- Ey şehzadem !
Bildiğiniz üzere şehrimizin kuzeyinde bulunan sert ve çorak arazide tuhaf
tabiat olayları oluyor. Bir lise öğrencisine bu sene yaptırdığımız ilmi
gezintiler neticesinde elimize ulaşan raporlardan, alimlerimizin bir türlü
çözemediği hava olayının yeniden başladığını ve her gün düzenli olarak
tekrarlandığını öğrenmiş bulunuyoruz.
Bu yerde, güneş tüm
şiddetiyle parlarken birdenbire gökyüzünü kalın bulutlar kaplıyor. Bunu duymuş
olmalısınız. Bu bulutlar belli zamanlarda tekrar yok oluyor. Siz de
biliyorsunuz ki bu tür tabiat olayları akıl ve mantıkla çözülemez. Deney ve
gözlem yapılması gerekir. Geçmişte çözülemeyen bir sürü tabiat olayı bugün
çözülmüş durumda. Fakat bu acayip hava olayını bugüne kadar çözen olmadı. Bugün
büyük bir hocamız konferans verecek. Eğer müsaitseniz birlikte gidelim.
Büyük bir
kalabalıkla, bu acayip araziye doğru yola çıktık.
Bu yere karınca gözüyle baktığımda, burasının gerçekten hakkında
konferanslar verilecek kadar acayip bir yapıya sahip olduğunu gördüm. Fakat insan
gözüyle baktığım zaman burasının, iki yanında büyük mağazalar bulunan, Napoli taşlarıyla
döşenmiş geniş bir cadde olduğunu gördüm. Bu iki durum arasındaki korkunç farkı
düşünüyordum ki tabiatçı bir alim bu garip arazi hakkında konferans vermeye
başladı.
-Efendiler ! Burada en çok dikkat çeken şey bu odacıkların
şekli ve aralarındaki kanalların düzenidir. Odacıklar yaklaşık olarak düz,
kanallar ise mümkün denilecek kadar düzgün çizgilerle dolu. Bu düzenliliğin
sebebini alimler bir türlü çözemiyor. Buradakine benzer şeyler tabiatta yoktur
ve olamaz.
Konferansın en tatlı
yerine gelinmişti ki , yüzbinlerce dinleyici arasından birdenbire bir çığlık
koptu. Gökyüzünün açık olmasına rağmen, yağmurla kıyas edilmesi mümkün olmayan
müthiş bir sıcak sel binlerce karıncayı sürüklemeye başladı. Kimileri sele
kapılıp sürükleniyor, kimileri kaçmaya çalışıyordu. Ben bir dakikalık bir
panikten sonra bu garip sel tufanının sebebini anlamak istedim. O sırada
damlalar ara ara düşmeye devam ediyordu. Bu müthiş olaya insan gözüyle bakınca,
gülmekten ve hayret etmekten kendimi alamadım.
Garip arazi denilen
bu caddede, bir kaldırımın kenarında bulunuyorduk. Bulunduğumuz yerde bir at
arabası durmuş; arabacı uyuyor, hayvanlar ise boyunlarına asılı torbadan yem
yiyordu. Hayvanların ikisi de sanki anlaşmışlar gibi birden işmeye
başlamışlardı. Zavallı karıncaları helak eden sel, bu hayvanların sidiğinden
başka bir şey değildi.
Bütün karıncalar
ümitsizlik ve üzüntü içinde benim cesedimle meşgul oluyorlardı. Zira ben de
ölenler arasındaydım. Alimler ise garip arazide meydana gelen sel tufanının
sebeplerini araştırıyorlardı. Sonunda büyük bir tabiat alimi, kütüphanesindeki
bir eserde bunun sebebini buldu. Bu eserde şöyle yazıyordu: “Garip arazide öyle
güçlü bir elektriklenme var ki, bazen birdenbire bu elektriklenme şiddetleniyor
ve havanın yoğunlaşmasına sebep oluyor. Böylece bulutlardan acayip bir sel
boşalıyor.”
Bu açıklamayı
duıyduğum zaman, gözümün önüne yem yiyen yorgun beygilerin işemeleri geldi ve
kahkahalar atmaktan kendimi alamadım. Hemen arkasından da uyandım.
O sırada Aynalı’yı gördüm. Bir yandan gülüyor, bir yandan
garip bir oyun oynuyor. Hem de mırıldanıyordu.
Güneş yanar, âlem
döner
Birgün gelir
hepsi söner
Ey sahib-i ilm-ü
hüner
Bilir misin
sebebi kim?
Ne gelen var, ne
giden var
Ne solan var, ne
biten var
Ne gül var, ne
diken var
Bilir misin, sebebi kim?
Her zerre ferd yoktur eşi
Acep bunlar kimin işi
Ey kendini bilmez kişi
Bilir misin sebebi kim?
Haktır
desen mânâsı ne?
Sebep midir bir kelime
Soruyorum
sana yine
Bilir
misin sebebi kim?
17 Kasım 2013 Pazar
Sabancı Müzesi, Anish Kapoor
Bir haftalık son iznimi kasımın bu güzel günlerine saklamakla iyi etmişim. Tatile gitmekle geçirdiğim diğer iki haftamdan sonra İstanbul'u gezip, aylaklık yaptığım bir hafta bana iyi geldi. İnsan tatilde yoruluyor zaten en güzeli birkaç günü aylaklığa ayırmak, insan ancak o zaman dinleniyor. Pera müzesi, İstanbul Modern ve en sonda Sabancı müzesini gezdim. Daha önceki yazımda da dediğim gibi çağdaş sanatı sanatın tıkandığı yer olara görüyorum. Sanattan anlayan birileri okuyorsa bu yazımı beni cahil ve sığ olarak tanımlayabilir ve doğrudurda. Sanatla iç içe büyümedim ve bir yere kadar anlayabiliyorum. Kendi düşünceme göre çağdaş sanata bakışım budur. Sophia Vari eserleri oldukça soyut gelmişti bu nedenle Anish Kapoor'da da aynı duyguyu yaşayacağımı düşünmüştüm. Aslında normal şartlarda para verip gideceğim bir sergi değildi ama Sabancı müzesinin facebook sayfasından davetiye kazandım :) Ve gidip gördüğüme çok memnun oldum, her yerde muazzam büyük eserler deniliyordu ama görünce yine de şaşırdım, gerçekten büyükler. Taşınması oldukça zor olmuştur muhakkak. Oldukça soyut heykeller tabii ama kullanılan malzemeler ilgi çekici. Parıl parıl parlayan ya da acaba boşluk var mı yok mu diye düşündüğünüz eserlerden etkilenmemek mümkün değil.
Bazı eserler duvara monteli gibiydi. Nasıl yapılmış, nasıl getirilmiş çok merak ettim. Bir ara araştıracağım. Örneğin bu eser duvarın içinde. Eğer öyleyse koca duvarı taşıyacak halleri yok dimi ?
Bu esere baktıkça içinde kayboluyorsunuz.
Ben ejderhaya benzettim biraz ama arkadaşım aynı fikirde değildi.
Diğerleri
Bazı eserler duvara monteli gibiydi. Nasıl yapılmış, nasıl getirilmiş çok merak ettim. Bir ara araştıracağım. Örneğin bu eser duvarın içinde. Eğer öyleyse koca duvarı taşıyacak halleri yok dimi ?
Bu esere baktıkça içinde kayboluyorsunuz.
Ben ejderhaya benzettim biraz ama arkadaşım aynı fikirde değildi.
Diğerleri
13 Kasım 2013 Çarşamba
Pera müzesi, Düşler İmgeler Gerçekler ve Sophia Vari
Bilen bir arkadaşımın dediğine göre bu sanatçıları ve bu eserlerini bir arada görmek biraz zormuş. Sanatla çok iç içe olmasamda ara sıra gitmeye gayret ediyorum ufkum açılsın diye. Ama bana göre sanatın tıkandığı yer modern sanat. Başka bir sergide de Sophie Vari eserleri sergileniyordu. Bana hitap etmeyen, anlayamadığım eserler ortaya çıkarmış sanatçı. Benim bakış açıma göre; sanatta herşey yapılmış zaten, artık daha farklısını yapmak lazım bu noktada sanat tıkanır ve ortaya oldukça öznel, düşün düşün bir şeye benzetemediğim eserler çıkar. Sophie Vari, Fernando Botero'nun eşiymiş. Hani şu pofuduk kadınları çizen ressam.
Sophie Vari eserleri tablolar ve heykellerden oluşuyordu.
Ve gelelim asıl sergimiz olan Düşler İmgeler ve Gerçeklere.
Tanıtım bülteninden :
Pera Müzesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 90. yıl dönümü anısına gerçekleştirdiği sergide, modern Türk resim sanatından örnekler ve imgeler üzerinden yakın dönem bir tarih okuması yapıyor. Ekrem Işın küratörlüğünde hazırlanan ve Avni Arbaş, Nuri İyem, Abidin Dino’dan Bedri Rahmi Eyüboğlu’na, Cihat Burak'tan Turan Erol, Nedim Günsür Yüksel Arslan’a uzanan geniş dağılımlı seçki, Kuvayi Milliye yılları, köy yaşamı, göç, gecekondulaşma ve kentleşme, modern yaşamın yalnızlaşan bireyleri ile geçmişi yorumlama gibi alt temaları içeriyor, plastik sanatlar aracılığıyla Cumhuriyet tarihimize bir bakış sunmaya çalışıyor.
İnsan gezdikçe ressamları eserlerinden tanımaya başlıyor. Şimdilik tanıyabildiklerim Bedri Rahmi ve Nuri İyem. Tarzları farklı olduğu için ikisinide tanımak kolay tabii.
Bu bana hayvanlar çiftliğini anımsattı.
Hakkı Anlı, Nazım Hikmet'e Saygı. Fransızca cümlede "Dört nala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan"
Nuri İyem
Köyden kente göç
Şehirdeki gecekondululaşma
Bedri Baykam
Erol Akyavaş
Ve diğer tablolar
Sophie Vari eserleri tablolar ve heykellerden oluşuyordu.
Ve gelelim asıl sergimiz olan Düşler İmgeler ve Gerçeklere.
Tanıtım bülteninden :
Pera Müzesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 90. yıl dönümü anısına gerçekleştirdiği sergide, modern Türk resim sanatından örnekler ve imgeler üzerinden yakın dönem bir tarih okuması yapıyor. Ekrem Işın küratörlüğünde hazırlanan ve Avni Arbaş, Nuri İyem, Abidin Dino’dan Bedri Rahmi Eyüboğlu’na, Cihat Burak'tan Turan Erol, Nedim Günsür Yüksel Arslan’a uzanan geniş dağılımlı seçki, Kuvayi Milliye yılları, köy yaşamı, göç, gecekondulaşma ve kentleşme, modern yaşamın yalnızlaşan bireyleri ile geçmişi yorumlama gibi alt temaları içeriyor, plastik sanatlar aracılığıyla Cumhuriyet tarihimize bir bakış sunmaya çalışıyor.
İnsan gezdikçe ressamları eserlerinden tanımaya başlıyor. Şimdilik tanıyabildiklerim Bedri Rahmi ve Nuri İyem. Tarzları farklı olduğu için ikisinide tanımak kolay tabii.
Bu bana hayvanlar çiftliğini anımsattı.
Hakkı Anlı, Nazım Hikmet'e Saygı. Fransızca cümlede "Dört nala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan"
Nuri İyem

Köyden kente göç
Şehirdeki gecekondululaşma
Bedri Baykam
Cihat Burak 1.Ahmet'in rüyası
Erol Akyavaş
Ve diğer tablolar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





























