11 Şubat 2014 Salı
Ofis insanları yok yok hayvanları daha doğru
10 yılı aşkın bir süredir, çalıştığım 5 günün en az bir günü nefret ettiğim bir şirkette çalışıyorum. Ben de artık ne kadar normalim hiçbir fikrim yok. Bu kadar çeşitli insanı ilk defa bir arada görüyorum, keşke bu çeşitlilik iyi tarafından olsaydı. Maalesef çeşitlilik kötü huylardan; açgözlülük, ego yüksekliği, cehalet, uyanıklıktan falan oluşuyor. En kötüsüde zamanla nefret ede ede biraz biraz benimde bu insanlara benzemem. İletişimimi en az seviyede tutarak (sadece evrak alışverişi) bunlardan uzak durmaya çalışıyorum. Ama bazen dönüp dolaşıp beni buluyor bu isteksiz yapılmış çocuklar. Evet ciddi isteksiz yapıldıklarını düşünüyorum, aileleri doğunca bile sevmemiş olmalı ki bazılarını, sürekli ego tatmini peşindeler. Akıl sağlığımı sosyal hayatım olmasına bağlıyorum, mesai bitimi benim için gerçek günün başlaması demek. Sinema, tiyatro, sergi, arkadaşlar ne varsa saldırıyorum ve yaşamaya başlıyorum. Şu anda da derin bir nefese ihtiyacım var. Kulaklığımı taktım ve Joy Fm'in dünyasına daldım gittim.
ofis insanları
22 Ocak 2014 Çarşamba
20 Ocak 2014 Pazartesi
Yaşlılık ve hobi
Anladım ki insana hobi en çok yaşlılığı için gerekli. Babam 2 ay sonra 59 yaşına giriyor ve şimdiden yaşlılık psikolojisine girdi. Zaten hassas bir adamdı iyice hassaslaştı hatta çocuk olmaya başladı şimdiden. İlkokul mezunu, çalışmak için köyden İstanbul'a gelip burada aile kurmuş kendine. 50 yaşında,bel fıtığından dolayı zorlanınca işi bıraktı, emekliye ayrıldı.. O yaşa kadar tüm boş vaktini kahvede geçirmiş bir adam olarak ortada kalakaldı. Geçen seneler boyunca şekeride çıktı ve daha da hassas, sinirli bir adam oldu. Kahveye gitmekten başka bir şeyi yok. Hiç kitap okumamış, gazetelerin spor sayfasından başka sayfalarını okumamış. Tavla bilmiyor, bulmaca çözmemiş. Gezmeyi seviyor ama sağlığı ona da pek uygun değil. Mutfağa meraklı ama evde kadın olunca erkeğe pek iş düşmüyor o konuda.
Ve babam sıkılıyor, sıkıldıkça sinirli bir adam oluyor. Daha da hassas oluyor. Geceleri kalkıp ağlıyor, anneme ben ölürsem sen ne olacaksın sana bakmaz bu çocuklar diyormuş. Tabiiki gerçek değil bu kaygısı. Dün akşamda biraz az yemelisin şekerin var dediği için anneme küstü, içmeyeceğim ilaçlarımı öleceğim dedi. Bunlar en çok can sıkıntısından diye düşünüyorum. Anneme bakıyorum bütün gün evde olduğu halde oyalanacak bir şeyler bulabiliyor. Örgü, yemek, tv onu oyalıyor. Hep derim can sıkıntısı tehlikeli şeydir. Kendimden biliyorum işyerinde yoğunsam hiçbir şey aklıma gelmez bir bakmışım akşam olur ama tam tersi durumda olmadık şeyler aklıma gelir, dibe vururum bazen. İnsana hobi en çokta yaşlanınca gerekiyormuş. Ve son kararım emekli olmayacağım, hep çalışacağım. İşleyen demir pas tutmaz diye boşa dememiş akıllı atalarımız.
La Tete En Friche
Bu hafta sonu o güzel güneşli İstanbul günlerinde kendimi bile isteye güle oynaya eve kapadım. 5 film izledim, hem de 5 güzel film o derece şanslıyım. İlk üçü bir önceki gönderimdekilerdi. Ne tesadüf ki ilk gün hep aşkla ilgili filmler izledim, ikinci günde dostlukla ilgili. Planlanmış bir şey değildi ama çokta güzel oldu.
Pazar gününün filmleri La Tete En Friche ve Fried Green Tomatoes at the Whistle Stop Cafe. Kızarmış yeşil domatesleri 2.izleyişim oldu.Genelde 2.defa izlemem ama unuttuğum için tekrar izlemek istedim. Güzel bir dostluk hatta aşk hikayesi.
La Tete En Friche'te bir dostluk hikayesi. Hatta yine büyük tesadüfle diğer film gibi yaşlı bir insanla kurulan dostluk hikayesi. Ve ben en çok içinde insan barındıran filmleri seviyorum bir kere daha anladım. Fantastik, canavarlı, büyücülü filmler, romanlar hiç ilgimi çekmiyor.
Aşk ile şefkat arasında eşine az rastlanır bir cevher.
Gidecek başka bir yeri yoktu.
Kendisine bir çiçeğin adı verilmişti ve kelimelerin arasında yaşıyordu.
İnsana saç baş yoldurtan sıfatlar...
Bazısı insanın zorla giren, ot gibi büyüyen filler vardır.
O ise nazikçe zihnimden yüreğime girdi.
Aşk hikayelerinde yalnızca aşk yoktur.
Bazılanrında tek bir seni seviyorum bile bulunmaz.
Yine de birbirimizi seviyoruz.
Bana yaşamından birşeyler daha kat.
18 Ocak 2014 Cumartesi
30 Aralık 2013 Pazartesi
Hayat gezince güzellllll
Yine bir seyahat heyecanı sardı beni. Seyahatin düşüncesi bile beni mutlu ediyor, heyecanlandırıyor. Taaa mayısta gideceğim ama şimdiden hazırlıklara başladım. Bu seferki ülke İspanya. Barcelona,Madrid,Endülüs ve İbiza. Huuu huuuuu seviyorum gezmeyi. Sıkıcı bir işte çalışıp kazandığım parayla keyifli şeyler yapmayı seviyorum, yapmalıyım yoksa bu iş beni öldürür.
13 Aralık 2013 Cuma
Bu aralar...
İspanya heyecanı sardı bünyemi, biletleri rezerve ettik bile. Fransa'da bile ingilizce konuşan daha fazla varı duyduğumdan beri ispanyolca çalışıyorum. Hoş ingilizcede çat pat bilirim ama yine de derdimi anlatabiliyorum. İspanyolca eğlenceli bir dil ve sanırım öğrenmesi en azından derdini anlatacak kadar çok zor değil.
Yıllar önce yayınlanan ve maalesef çok sonra farkettiğim Yeditepe İstanbul'u izlemeye başladım. Ne müthiş kadro! Akşam trafik çilesini onlarla atlatıyorum.
İlk defa Kerem Görsev'i izledim,dinledim. Etkilendim coşkusundan, işini severek yaptığı çok belli.
İlk defa Yaşar Kemal okuyorum, geç olsun güç olmasın diyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


