Wollf'un tüm beni otobüste, arabada okumayın benim yazdıklarım yolculuk için değildir serzenişlerini göz ardı ederek yine bir Virginia Woollf romanına daha otobüste başladım. Dışa Yolculuk.
Şimdiye kadar romanları sıralamayla okumadım. Elime ne gelirse, ilk hangisini duyduysam onu okudum. Sırayla okumanın faydaları vardır elbet, hatta mümkün olsa Kutadgu Bilig'ten başlayarak günümüze kadar sırayla okumak isterim. Tabii ömrüm yeterse :) Neyse Virginia'nın yeri ayrıdır bende. Hep bir hüzün aynı zamanda vakar vardır. Bakalım bu romanında beni nerelere götürecek ? Mrs. Dalloway'de var satırlarında bu romanın.
Şu an bu yazıları sıkıntıdan ölmek üzereyken yazıyorum. 13 sene çalıştığım işten mali kriz nedeniyle çıkarıldım ve kendimi başka yerde buldum. Ama burada o kadar çok sıkılıyorum ki sıkıntıdan ölen ilk insan olabilirim. Hay bin kunduz bir türlü de adama eyvallah diyemedim. Ha bugün ha yarın derken 2 ay oldu. Her pazartesi söyleyeceğim diye geliyorum ama olmuyor. Ama salı günü son artık, söy-le-ye-ce-ğim. Konuşacak kimse yok burada, neredeyse hayali arkadaş edinip konuşacağım. Zaten kendi kendine söylenmeye meyilli bir insanım bu işi iyice ileri götürmekten korkar oldum.
Blogumla ilgili bir sıkıntımı da paylaşmak istiyorum. Sabahattin Ali'nin İki Gözüm Ayşe kitabını yazmıştım buraya. Kitabın baskısı yok ve ne kadar okumak isteyen varsa o yazıya kitabı bana yollayın, okumam lazım diye yorumlar yazıyor. İlk yazan kişiye dayanamamış kitabı vermiştim, ve hiç tanımadığım biriydi. Buluştuk, tanıştık çok tatlı üniversite öğrencisi bir kızdı. Verirken bak aslında bu bir emanet kitap değil sana insanlığa olan güvenimi emanet ediyorum demiştim. Eğer geri vermezsen kimseye güvenmeyeceğim bir daha demiştim. Sağolsun geri verdi :) Ama herkese veremem değil mi ? Bende artık yorumları siliyorum hatta yazıyı da silmek istiyorum ama kitaptan notlar yazmıştım, kıyamıyorum. İnşallah yayın evi bir an önce basar bu kitabı.
23 Temmuz 2015 Perşembe
20 Nisan 2015 Pazartesi
Gezmelere devam...
Artık her yer birbirine benzemeye başladı benim için galiba. Gezme fikrini, hazırlanmayı gezmekten daha çok sever oldum. Gezerken değil de döndükten bir sonraki gün iyi ki gitmişim, ne de güzeldi diyorum. Sanırım gidiş, dönüş çilesi fazlaca keyfimi kaçırıyor. Ertesi gün sağ salim gelmiş, rutin hayatın korunaklı dünyasına teşrif ettiğim için sakinleşmiş oluyor ve şimdi keyfini çıkarabilirim diyorum sanırım. Gezmek herkeste farklı duygular uyandırabiliyor, bir arkadaşım da gezmeyi çok seven birisi olmasına rağmen, gezi öncesi fazla tedirgin oluyor, ne gerek vardı şimdi keşke evde otursaydım ruh haline bürünüyormuş. Sevdiğimiz şeyler bile zaman zaman icat çıkarma şimdi dedirtebiliyor insana :)
Buradaki dükkandan tuz sabunu aldım, cildi kırıştırmıyormuş. Yaşlanmaya son :)
Bu sefer kahvaltısı meşhur olan Cumalıkızık'a gittik. Artık tur iyi bir yer ayarlamadığı için mi yoksa abartıldığı için mi bilemiyorum beklediğim gibi bir kahvaltı değildi. Karnımızı doyurduktan sonra başladık sokaklarını gezmeye.
Oldukça küçük bir köy, fazla bir beklentiye gerek yok. Taşlı yollarında yürüyüp bir iki fotoğraf çekip yola devam etmeli.
Mavi buralarda en çok sevilen renk galiba, genelde evler mavi boyalıydı. Ve buradaki turumuzu tamamlayıp yolumuzun üzerindeki Misi köyüne uğradık,orada da şansımıza bisiklet yarışı varmış yolları kapamışlar ama biz yine de kenardan kenardan dolaştık. Köy içindeki dereyle güzel bir atmosfere sahip olmuş. Şansımıza hava kapalıydı ama güneşli, güzel bir günde dere kenarında kahvenizi yudumlamak çok güzel olur. Dere mevsim itibarıyla gürül gürül akıyordu, güzeldi.Bir an kendimi Karadeniz'de hissettim.
Evlerde yine aynı eski evler biçimindeydi.
Çaylarımızı içip, bir iki fotoğraf çektikten sonra Trilye'ye doğru yol aldık. Bir yandan da inşallah yağmur yağmaz diyorduk.
Trilye'de eskiden rumlar oturduğu için bir çok kilise varmış ama kullanılmadıkları için harap durumdalarmış. Bir tanesini gördük, oldukça kötü durumdaydı.
Trilye deniz kenarında bir yer. Yazın gezmesi daha keyifli olur. Sahil kısmı geniş, eminim yazın oldukça kalabalık oluyordur. Birkaç güzel otele de rastladık. Ama burada kalınır mı,bilemiyorum. Şahsen ben sıkıntıdan patlarım :)
Trilye bana çok bakımsız geldi, evlerin çoğu harap durumdaydı. Yenilenirse, denizde olduğu için baya turistik bir yer olur.
Buradaki dükkandan tuz sabunu aldım, cildi kırıştırmıyormuş. Yaşlanmaya son :)
13 Şubat 2015 Cuma
Mr.Selfridge
Yabancı dizi izleme furyasında sonunda bende yerimi aldım. Sürekli izle bırak izle bırak yaptığım Mad Men'den sonra Mozart In The Jungle ile açılışı yaptım. 1.sezonu bitirince fark ettim ki 2.sezonu daha yayınlanmamış ve bir sene sonra yayınlanıyormuş. Tadı damağımda kaldı ne yazık ki ve 3.sezonu yayınlanmamış hiç bir diziyi izlememe kararı aldım. Ve sıkıcı iş yerimi renklendirmek için arada derede Mr.Selfridge izlemeye başladım. Selfrigde, Londra'da ünlü bir mağazanın adıymış ve dizi mağazanın açılışıyla başlıyor. Aşk, entrika olmazsa olmazları tabii. Ama beni asıl etkileyen şey kadının,modanın, tüketimin ilerleyişini adım adım izlemek.
Mesela kadınlar ayak bileklerine kadar etek giyiyorlar. Mağazada çalışmaya başlayan yeni kadın satıcı ise bir karış daha yukarıdaki eteği yüzünden diğer kadınlar tarafından şaşkınlıkla karşılanıyor. Makyaj malzemelerini belirgin bir şekilde sürmek ise hafif meşreplik sayılıyor. Hatta bu malzemeler gözlerden uzak reyonlarda satılıyor. Mr.Selfridge ise bunları daha göze çarpan ayrı bir reyonda hatta kapıya yakın bir yerde sergilemek istiyor ve tabii ki önce erkeklerden olmak üzere bir çok tepki alıyor ama o yılmıyor elbette. Daha birkaç bölüm izlememe rağmen Mr.Selfridge'in radikal, düşlerinin peşinden giden, sevimli karakterini sevdim. İzlemesi zevkli bir dizi tavsiye ederim efendim...
23 Aralık 2014 Salı
Zeki Müren
Of yine bir sene daha bitiyor. Artık zaman geçmesin istiyorum çünkü yolun yarısındayım, geri sayım başladı diye düşünüyorum. Hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdir, bu cümle o kadar doğru ki. Bakalım bundan sonrası için hayatın başıma getirecekleri neler. Bu sene fazla gezemedim İspanya ve Çeşme o kadar. Eskişehir, Cumalıkızık planlarım seneye kaldı. Son anda işten atılma tehlikesi yaşasam da bu sene hala buradayım anlaşılan. Hep kurtulsam şu işten diyordum ama iş ciddiye binince şimdi değil dedim :) Bu sene sergi, kitap durumları fena değildi. Şu an Oblomov ve 49 Numaralı Parçanın Nidasını okuyorum. Oblomov çok kalın olmasa çantama atar çoktan bitirirdim yollarda.
En son Zeki Müren sergisini gezdim. Çok beğendim, daha küçük bir şey beklerken iki kattan oluşan bir sergiyle karşılaştım. Kıyafetleri hiç aklıma gelmemişti ama onlarda vardı ve hepsi ışıl ışıl, çok güzeldi. Zeki Müren'in fotoğraflarını, mektuplarını çocukluğundan ölümüne kronolojik olarak sergilemişlerdi. Ve şunu diyebilirim sanat güneşimiz hiçbir şeyi atmamış. Hatta apartmanın kömür faturalarını bile saklamış! Sözleşmeler,şarkı telif hakları vs. önemli gördüğü her şeyi saklamış.
En son Zeki Müren sergisini gezdim. Çok beğendim, daha küçük bir şey beklerken iki kattan oluşan bir sergiyle karşılaştım. Kıyafetleri hiç aklıma gelmemişti ama onlarda vardı ve hepsi ışıl ışıl, çok güzeldi. Zeki Müren'in fotoğraflarını, mektuplarını çocukluğundan ölümüne kronolojik olarak sergilemişlerdi. Ve şunu diyebilirim sanat güneşimiz hiçbir şeyi atmamış. Hatta apartmanın kömür faturalarını bile saklamış! Sözleşmeler,şarkı telif hakları vs. önemli gördüğü her şeyi saklamış.
28 Ekim 2014 Salı
Bu aralar
Ülke karışık, ben karışık bu aralar. Servis kaldırıldığı için, halkın arasına karışıp otobüslerde eziyet çekiyorum bu aralar. Yok artık öyle servisin rahat koltuğunda elinde kitap , otobüste yek vücut olanlara bakmak. Artık ben de sizdenim yek vücutlar. Ee bu olay en çok kitap okumamı vurdu, çok nadiren oturabildiğim için bir kitabı bitirmem uzun zaman alıyor. Buna da şükür diyorum. En son Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar isimli Beat kuşağı romanını okudum. Akıcı, ilginç bir roman. Değişiklik isteyenlere tavsiye ederim. Ondan önce de Yaşlılık'ı okumaya çalıştım ama ne mümkün! Ne konusu ne anlatımı ilgimi çekmedi, ancak yarısına kadar gelebildim. Şimdi nasıl bitireceğimi bilemediğim Oblomov var. Kalın kitapları çantada taşımak ayrı bir eziyet.
İşyerinde azaltma var bu aralar, şimdilik bana vurmadı toto ama her an her şey olabilir. Ama dip dibe olup, birbirimizin yüzüne bakmadığımız kişiye vurdu bu toto. Sevinmedim gittiğine ama rahatlamadım desem yalan olur. İnsanın sevmediği biriyle burun buruna olması psikolojik işkence resmen. Neyse bu aralar böyle işte... He bir de dikiş kursuna başladım sanki çok becerikliymişim gibi. Ama ne yapalım heveslendim bir kere. Belki bir şeyler çıkarabilirim ortaya.
16 Eylül 2014 Salı
Çok Sesli, İstanbul Modern
Şimdiye kadar gezdiğim en güzel sergilerden biriydi, İstanbul Modern'deki Çok Sesli.
Nedir ne değildir için okuyunuz lütfen.
Türkiye’de Görsel Sanatlar ve Müzik
27 Haziran - 27 Kasım 2014
İstanbul Modern’in kuruluşunun 10. yılı kapsamında hazırlanan ‘‘Çok Sesli’’, Türkiye’de görsel ve işitsel sanatlar arasındaki etkileşimlere işaret etmeyi ve bu alandaki güncel üretimlerden bir seçki sunmayı hedefliyor.
Görsel sanatların ses ve müzik ile geçmişten günümüze kurduğu yakın bağı araştıran “Çok Sesli”, sanatçıların kişisel ve toplumsal süreçlerde müziğe duydukları özel ilgiyi yansıtıyor. Görsel ve işitsel olanı bir arada düşünen sanatçıların son dönem çalışmalarını sunan sergideki resim, heykel, video ve yerleştirmeler; ses ve müziği bir tema, kavram ya da sorunsal olarak görselleştiriyor veya farklı müzik ve ses biçimlerini bir metafor ya da ifade aracı olarak kullanıyor. Sergi, ses ve müziğin kültürel ve sosyopolitik bir aktarım olarak Türkiye’deki yerini ve çeşitli müzik akımlarının görsel sanat pratiklerindeki etkilerini anlamak için de bir kaynak niteliğinde.
Sergi salonunun girişinde yer alan ‘‘Repertuar’’ ise, Türkiye’de müzik ve görsel sanatların kesişme noktalarına ve geçmiş dönemlerdeki işbirliklerine dair bir araştırma alanı. Aynı zamanda, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden 1980’li yıllara Türkiye’nin sosyokültürel tarihini görsel sanatlar ve müzik alanındaki yansımalarıyla inceleme yolunda bir girişim.
Sergi kataloğunda yapıtlara dair açıklayıcı metin ve fotoğrafların yanı sıra ses, müzik ve imge politikalarını ele alan makaleler ve “Repertuar” araştırmasına ayrılan özel bir bölüm bulunuyor.
Sanatçılar: Nevin Aladağ, Fikret Atay, Semiha Berksoy, Hüseyin Çağlayan, Ergin Çavuşoğlu, Burhan Doğançay, Cevdet Erek, Borga Kantürk, Servet Koçyiğit, Füsun Onur, Ferhat Özgür, Sarkis, Erinç Seymen, Merve Şendil, Hale Tenger, Vahit Tuna, :mentalKLINIK
Atraksiyonlu sergileri seviyorum. Girişte hemen sizi Zeki Müren ve Cahide Sonku karşılıyor. Takalım kulaklığımızı ve o naif, güzel seslere bırakalım kendimizi. Beklenen Şarkı...
Ve yine aynı bölümde Neyzen Tevfik, Semiha Berksoy'dan Nazım Hikmet şiiri ve daha neler neler var.
mentalKLINIK’in birbirine kenetlenmiş iki Fransız kornosundan yaptığı ve kişiler arası iletişim ve etkileşimin süreçlerini işaret eden “FrenchKiss” adlı heykel, bu sergiyle ülkemizde ilk kez gösterilecek çalışmalar arasında.
Ergin Çavuşoğlu’nun Bulgar film yönetmeni Konstantin Bojanov işbirliğiyle yaptığı ve beş Roman müzisyenin klarnet ustası Selim Sesler yönetiminde icra ettikleri müziklerle kimlik, kültür ve sınırlar gibi kavramları tartışmaya açtığı “Quintet Without Borders” (Sınır Tanımayan Beşli) adlı video yerleştirmesi
Sarkis, Edvard Munch’un dünya sanat tarihinin en ikonik imgelerinden “Çığlık” adlı yapıtından esinlenerek oluşturduğu seriyi; “sessiz seslerin birlikteliğini” bir araya getiriyor.
Hale Tenger’in gerçek ile yanılsama arasında sıkışıp kalan bireyin ikilemlerini görüntü ve müzisyen Serdar Ateşer’in bestelediği sesleri kullanarak vurguladığı “Deniz Üzerinde Balonlar”
Hüseyin Çağlayan, Sertab Erener’in klasik Türk müziğinin önemli örneklerinden birini orkestra eşliğinde yorumladığı “Üzgünüm Leyla”ilekültür ve kimlik kavramlarını irdeliyor.
Borga Kantürk geçmişin izinde bir düzenleme sunuyor. Kantürk’ün çalışması için ayrılan odada yerler kırmızı, yumuşak halıfleksle kaplanmış, duvarlar ise nostaljik kağıtlarla. Görüntüde sadece maddi değil, kültürel bir zenginliğin de hissedildiği bu sade, neredeyse eşyasız odada bir köşeye yerleştirilen pikaptan Türk müziği sanatçısı Müzehher Güyer’in sesi yükseliyor: Unutturamaz Seni Hiçbir Şey. Sonra anlıyoruz ki, bu şarkı 1940’lı yıllarda eşi Ekrem Güyer tarafından Müzehher Hanım’a ithafen yazılmış.
Kısacası çok güzel bir sergi, bir defa daha gideceğim mutlaka.
|
14 Eylül 2014 Pazar
Birkaç sabahtır servis beklerken güneşin doğuşuna denk geliyorum, aslında o kadar erken çıkmıyorum evden ama güneşin tam kırmızı olduğu o muhteşem ana denk geliyorum. Allah'ım nasıl güzel bir manzara, dikilip kalıyorum öylece. Fotoğraf çektim ama maalesef güzel çıkmıyor.
Bir de akşamları yine o kızıllığa denk gelirsem değmeyin keyfime. Ve dolunay o muhteşem kocaman ay. Aşık olduğum asıl manzara kocaman dolunay aslında. Geçen gün evde yürürken birden onu fark ettim ve donup kaldım. Hemen baba baba şuna bak dedim nedense anne anne demedim :) Ve öylece onu izledim.
Ve düşündüm de binalar yükseldikçe göremez olacağız bu güzellikleri. Peki artık nasıl yazılacak şiirler, romanlar. Güneşin kızıllığını, dolunayı görenle görmeyen bir olur mu hiç?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








































